adalet tanrıçası kabartma

adalet tanrıçası kabartma
adalet tanrıçası kabartma

26 Kasım 2011 Cumartesi

Nar, polyester nar

Hobi çalışması yapanlar , güzelce boyayıp bezeyip, evlerine bereket getirmesi için bir süs objesi olarak kullandıkları gibi sevdiklerine hediye ediyorlar. veya satarak bütçelerine katı sağlıyorlar

incili çerçeve toprak eskitme boyalı

Bir süt üreticisinin feryadı

sayın ....bey, öncelikle hayvancılıkla ilgili kaleme aldıgınız yazınızdan dolayı size cok teşekkür ederim.ben ç..... m..... ilcesine baglı s..... köyünden bir süt inekciligi yapan bir yetiştiriciyim.bu işe başladıgım güne lanet olsun..... bey 2010 temmuz sonlarında %5.2 faizle hayvancılık kredisi cektim.akabinde agustosda faizler sıfırlandı ama biz haksızlıga ugradık bizimki faizli olarak devam ediyor.bundan sonra inek fiyatları öyle bir tavan yaptıki bir gebe düveyi 8000 tl ye aldım izmir tireden.ve biz bu sektöre girdik sütün litresi 50 krs a kadar düstü .dışardan ithal et girdi canlı hayvan girdi benim aldıgım 8000 tl lik inek düştü 3500 tl ye.bir yılda sadece bir inekte kayıp 4500 tl.bunlar yalan degil efendim tamamen dogrudur.simdi bir pelet yemin kg fiyatı 85 kr.tarım bakanlıgının size verdigi cevaptaki rakamlar cok büyük ama burada illizyon oyunu var.bana türkiye geneli degil hayvan başına düşen gelir gider hesabı yapsınlarda göreyim.şimdi bir inek günlük ne yiyor onun hesabını verecegim
10kg pelet yemx85 krs=9.5 tl
6 kg fig yonca otu x 60 krs=3.5 tl
6 kg sap balyası x 25 krs =1.5 tl
3 kg küsbe x 10 krs= 0.3 tl
şimdi günlük minumum yem maliyeti ortalama 15 tl.bunun tuzu suyu elektrigi derken günlük 1 tl de burdan masraf düşüyor =16 tl.birde bu hayvancılıgn kanını emen veterinerlik hizmetleri var.bir suni tohumlama 100 tl.tutsun tutmasın her tohumlama 100 tl.bazen bir inek 4-5 sefer tohumlama yapılıyor.benim 8 inegim var defter tuttum sadece veterinere verdigim para 4500 tl.bu şaka degil .... bey gercek.en kötü antibiyorik 100 cc lik igne 30 tl.daha nelerrr neler.bir kere bu işe girdim bir akrabamın dairesini ipotek verdim.şu işten bir kurtulsam kurban kesecegim.ama kurtulmam imkansız bunun sonucu intihara kadar gider bence.itibarım sarsılacak yemekten içmekten kesildim.tarım bakanlıgı halt etmis.desteklemelerin tamamı elimize gecmiyor.inanıın her ay 300-400 tl içeri gidiyorum.satıp kurtulacam ama krediyi kurtarmıyor.baska satacak bir seyim yok.
işte böyle .... bey tek ümidimiz sizin gibi yazarlarımızın bunu dile getirmesi.size cok tesekküer ediyorum saygılar sunuyorum... bir süt üreticisi(ismini yazmadım.)

11 Kasım 2011 Cuma

Atatürk'ten İsmet Paşa'ya

Atatürk'ten İsmet Paşa'ya
"SEVGİLİ Paşam, Cumhuriyet'in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme. Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın. Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Başdelegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın. Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim. Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz. Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km. kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda. Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet'le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor. Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı % 60'ı geçiyor. Nüfusun % 80'i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe. Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir'in bazı semtlerinde var. Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan'dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek. İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız da çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Oysa Cumhuriyet'in insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor. Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler. Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz. Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı. Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı. Cumhuriyet'e uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun!"

Tarih 30 Ekim 1923... Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa'yı Köşk'e davet eder. Ülkenin genel durumu hakkında hazırlattığı raporları İsmet Paşa'ya böyle sunar. Atatürk ve arkadaşlarının devraldıkları ülke işte böyle perişan durumdaydı. 10 Kasım'da parlak nutuklar atarak, bağlılıklarımızı bildirerek andığımız Atatürk'ün nasıl bir mucize yarattığının bilincinde miyiz? Bugün ona sahip çıkabiliyor muyuz? Yoksa sadece nutuk mu atıyoruz?

23 Ekim 2011 Pazar

3 Ekim 2011 Pazartesi

Denge Üzerine

Denge Üzerine...
MSN'de bir özellik var. "Durum" sekmesine birşeyler yazdığınızda arkadaşlarınız o yazınızı okuyor. Bazen nerede olduklarını, ne yaptıklarını yazıyor insanlar, bazen ruh hallerini, bazen de birilerinden özlü sözler. Listemde çok az sayıda insan

olduğundan arkadaşlarımın neler yazdıklarını genelde görüyorum.

Geçenlerde bir arkadaşım şöyle bir söz yazmış:

"Hayatınızda denge sorunu varsa etrafınıza dikkatlice bakın; muhtemelen birini yanlış bir yere koymuşsunuzdur."

Gerçekten de üzerinde çokça düşünülebilecek, tartışılabilecek, iddialı bir söz.

Öncelikle hayatı bir "denge kurma oyunu" olarak görmek gerekiyor. Belki yapmak istediklerimiz ile yapabildiklerimiz arasında, belki isteklerimiz ile gerçekler arasında kurulan bir denge bu. Satranç oyunu, hayatın bir yansıması olarak düşünülür ve siyah beyaz damalı bir tahtanın üzerinde oynanır. Tıpkı hayat gibi. İyi ve kötünün, sıcak ve soğuğun, karanlık ve aydınlığın birarada varolması gibi.

TDK sözlüğünde çeşitli karşılıkları var "denge" kelimesinin;
- Bir nesnenin veya bir insanın devrilmeden durma hali
- (fizik) Birbirini ortadan kaldıran güçlerin sonucu olan durma hali

Özellikle ikinci anlamı çok manidar. Bir dengenin kurulabilmesi için, birbirini yoketmeye, kaldırmaya çalışan iki kuvvetin olması ve bu kuvvetlerin de birbirine denk olması gerekmekte. Peki, sözümüze dönecek olursak, eğer hayatımızda bir denge sorunu varsa, ve bu sorunun biri ile ilgili olduğunu düşünüyor isek, o zaman zaten baştan bir yanlışlık yok mudur? Terazinin bir kefesinde ben var isem, beni yokedip ortadan kaldırmaya çalışacak ve karşılığında benim ortadan kaldırmaya, yoketmeye çalışacağım biri ile bir denge oyunu kurmamın ne anlamı var?
Diyelim ki bu oyuna girişmek için haklı sebeplerimiz var. O kişi vazgeçemeyeceğimiz biri olabilir. Patronumuzdur, ailemizden biridir, vs. Bir denge oyununa girmeye mecbur bırakılmışızdır. O zaman da dengeyi kurmak için kullanacağımız mihenk noktası mı yanlıştır acaba? Bir tahtırevallideymişiz gibi düşünürsek eğer, ve iki kişi de bu tahtırevallinin iki kefesine oturacak ise, aramızdaki mihenk noktasının yeri önem kazanıyor. Hiçbir ek çaba sarfetmeden, iki kişi de değişmeden, ağırlıklarını değiştirmeden, sadece o nokta ile oynayarak bir dengeye kavuşabiliriz.

Belki de
"denge" kurmayı
nasıl başarmayı istediğimiz
ile ilgilidir herşey. :))

27 Eylül 2011 Salı

gelin kaynana atışması

Gaynanamın adı Hürü,
Kör olsun gözünün biri,
Goca donuz benden diri,
Ganyana, kalk gelin oyna.

Gaynanamın adı Fatma,
Gaşları var çatma çatma,
Goca donuz yerde yatma,
Ganyana, kalk gelin oyna.

Galaylı güğüm gapağı,
Gaynatam helva topağı,
Görümcem Bursa İpeği,
Gaynanam gapı köpeği,
Gaynana…

Bunun üstüne kaynana öyle bir cevap veriyor ki gelin bir daha ağzını açamıyor;

Emir gelin, demir gelin,
Ne buyurdun gemir gelin,
Oğlanı ben doğurdum,
Gel götümü gemir gelin…

15 Eylül 2011 Perşembe

İhtiyar Çöpçü Hikayesi

İhtiyar Çöpçü Hikayesi
İhtiyarlığa adım atalı çok olmuştu. Gözleri dalgalara takılmış halde, iyi kötü yönleriyle geçmişi düşünüyordu. İnsanlığa karşı pek güveni kalmamıştı.

İyilik yaptıkça nankörlük gördüğünü düşünüyordu. Çoğu kişinin kendisine "enayi" gözüyle baktığını da biliyordu. Fakat karşılıksız iyilik yapmaktan vazgeçmiyordu. Çünkü kendisini hayata bağlayan çok az değerden birisi de, kendisine olan saygısıydı. Onu da kaybederse , herşeyini kaybetmiş olacağını düşünüyordu.

İhtiyar adam kayalıkların üzerinden yavaşça doğruldu, denizin kenarına atılmış kırık içki şişesi gözüne takılmıştı. İçki içmezdi ama görüp de almazsa ve bu kırık şişe birine zarar verirse vicdan azabı duyacağını düşündü.

Onun şişeyi yerden aldığını gören biri kız, biri erkek iki genç gülüştü. Erkek ; "-Çöpçü herhalde. " dedi. İhtiyar adam herkesi hoş görmeye çalışırdı, özellikle gençleri ama yine de gencin, kendisi hakkında arkadaşıyla şakalaşırken biraz sesini alçaltmamasına, kendisinin duymaması için gayret etmemesine canı sıkılmıştı.

İhtiyar kırık camları atmış dönerken, gençlerin az önce kendisinin oturduğu kayalarda, azgın dalgalara karşı şakalaştığını, birbirini itekler gibi yaptığını gördü. Biraz daha uzakta bir kayaya gidecekti ki, birinin denize düşme sesi ve çığlığı kulaklarında çınladı. Kız düşmüştü, . Sportif yapılı gencin hemen atlayıp kızı kurtarmasını bekledi. Fakat kayadan kayaya telaşla koşan genç atlamaya cesaret edemiyordu.

Genç ne yapacağını bilemez halde dalgaların uzaklaştırdığı kız arkadaşına bakıyor, bağırıyordu. Sağa sola deli gibi koştururken, hemen yanından birinin denize atladığını duydu, bu az önce dalga geçtiği ihtiyar adamdı.

İhtiyar adam dalgaların tüm zorluğuna rağmen, güçlü kulaçlarla kıza yetişti, saçlarından yakaladı kayalara doğru çekti. Kayalara yaklaştığında kıyıdaki genç, kızı yakalayıp önce yukarı, sonra sahile çekti. İhtiyar adamı o anda unutmuştu bile. Birden aklına gelip denize doğru baktığında ihtiyar adamın hala çıkamadığını gördü.

İhtiyar kollarında derman kalmamış halde, kendisini kıyıdan koparmaya çalışan dalgalara kendini bıraktı. Genç çılgına döndü, sevdiği kızı kurtaran , az önce dalga geçtiği ihtiyar gidiyordu. Kısa zamanda büyük şeyler olmuştu hayatında.

Hayatta en çok sevdiği kişiyi kurtaramamış, başkası kurtarmıştı ve o da şimdi kendisinden özür bile dileyemeden, boynuna tüm utançları takarak sonsuza dek gidiyordu.
Kendine tam gelememiş kız , gencin Sulara atlayışına baktı bağırdı ama nafile. Oysa arkadaşının kendisi kadar bile yüzemediğini iyi biliyordu.

Genç erkek tüm çabasına rağmen ihtiyara yaklaşamamıştı bile , dalgaların üzerinde boğulan değil, sanki dinlenen biri gibi duran ihtiyar da sanki gülümsüyor gibiydi. Genç bir anda ihtiyardan daha çok kıyıdan uzaklaştığını farketti. Bitiyordu herşey. "Gerçekmiş demek ki " diye düşündü, hayatı, arkadaşları , sevdikleri hızlıca gözlerinin önünden geçiyor gibiydi. İnsan ölüme yaklaşınca böyle oluyormuş. Su yutuyordu ama mücadeleyi bırakmıştı.

7 Eylül 2011 Çarşamba

KERİZ FENERİ GERÇEKLERİ

KERİZ FENERİ GERÇEKLERİ...







Neler görüyoruz.
Deniz Feneri karanlığında “savcı kıyımı” DA yaşadık.
Bunu DA gördük.
Bayramı bile beklemediler.
Savcıları görevlerinden aldılar.
3 savcı 3 yıldır çalışıyordu.
Belge, bilgi, kanıt topluyordu.
Bayramdan sonra yeni tutuklamalar gelecek ve “Deniz Feneri soygununun Türkiye ayağındaki işbirlikçiler, bavulla para taşıyıcılar, para buharlaştırıcılar, onları koruyanlar” DA iddianameyle Türk Adaleti’nin önüne çıkartılacaklardı. Alman savcılarının sorguladığı, Alman polis komiserinin izlerini sürdüğü, Alman mahkemesinin belgelere dayanarak; “bunlar yoksular, kimsesizler, sahipsizler için toplanan paraları buharlaştırmış servetlerini büyütmüşlerdir” diyerek hapse koyduğu isimlerin hepsi Türkiye’deki iktidar partisinin kurucularının ve şimdiki bakanlarının tanıdığıydı.
Sadece Zahit Akman değil.
Tamamı fikirdaştı.
Tamamı arkadaştı.
Tamamı partidaştı.
***
Deniz Feneri soygunu dosyasının takipçisi 3 savcısı için; “çok kritik bilgilere ulaşıldı, bayramdan sonra ucu gelip iktidar partisine kadar uzanacak yeni tutuklamalar olabilir” diye haberler yazılıyordu.
İşte bu 3 savcı görevden alındı.
Yandaş gazeteler haberi yazmıyor.
Yandaş kalemler kör, sağır.
Tarafsızlığa yatanlar dilsiz.
Savcı kıyımını önemsemediler.
Yargı esir alındı izlenimi var.
Bunun sonu faşizme gider.
Onlar haberi küçülttüler.
Oysa Deniz Feneri soruşturmasını 3 yıldan beri sürdüren savcılar; Nadi Türkaslan, Abdulvahap Yaren ve Mehmet Tamöz, bayramdan sonra “şüphelilere işyerlerinde arama yapılacağı bilgsini veren 3 kamu görevlisinin evlerine, işyerlerine operasyon yapmaya” hazırlanıyorlardı.
Savcılar bir firma saptamışlardı.
Firmadaki kayıtlar çok netti.
Paralar yoksullara gitmemişti.
Kişisel servetlere dönüştürülmüştü.
Bu bilgiler firmanın kayıtlarında unutulmuş silinmemişti. Bu DA Almanya’daki soygunla Türkiye’dekilerin bağlantısını kanıtlıyordu. Savcılar arama kararı çıkartmışlar fakat bir kamu görevlisi(muhtemelen Adalet Bakanlığı’nda görevli biri) bu bilgiyi edinmiş, İç Anadolu bölgesinde belediyelerden birinin AKP’li belediye başkanına aktarmış. Bu belediye başkanı DA soygunda kilit rol oynadığı iddia edilen bir TV kanalının başkanına bu bilgiyi ulaştırmıştı.
***
Savcılar Bayramı beklediler.
Belediye Başkanı tutuklanacaktı.
Bakanlık köstebeği de yaklanacaktı.
Gazeteler; bunların iktidar partisi ile bağlantılarını yazacak, TV’ler de haber yapacaklardı. Toplum DA bilgilenecek ve “adalet” isteyecekti.
Fakat savcılar kıyıma uğradı.
3 savcıdan biri olan Savcı Mehmet Tamöz, “Mesleğimi kimseye yaranmak için yapmadım. Yaranmak yerine limon satmayı tercih ederim” dedi.
Savcı daha NE söylesin?
İşte adaletin bittiği yer.
Yargı içinde “yaranma duygusu” hakim olmuş ki, görevine son verilen savcı, halk anlasın diye “Savcılığımı kimseye yaranmak için yapmam. Yaranmak yerine limon satıcısı olurum daha iyi” sözleriyle dile getiriyor.
***
Almanya basını adını koymuştu.
Yüzyılın soygunu demişti.
Bakanların adı geçiyordu.
Danışmanların adı söyleniyordu.
Binalar alınmıştı.
Şirketler kurulmuştu.
Gemi sahibi olunmuştu.
Bina sahibi, şirket sahibi, gemi sahibi olanların geçmişleri “çulsuz-parasız- becerisiz” kimseler diye anlatılıyordu. Para transferleri bu “çulsuz-parasız-becerisiz şüphelilere” yapılmıştı.
Alman Adaleti görevini yapmıştı.
Türk Adaleti de yapsın istiyorduk.
Çok şey MI istiyorduk!
Önce fener karartıldı.
Karanlıkta savcılara kıyıldı.
Bu ancak faşist düzende olur.
Necati Doğru
29 Ağustos 2011

5 Eylül 2011 Pazartesi

2 Eylül 2011 Cuma

Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun sohpeti

Cunda'da yaz akşamı.

Terastan inci gibi Ayvalık gözüküyor.

Bu fikir, sayfayı yöneten arkadaşlarımızın fikriydi. Bir birimize beşer soru soracaktık. Postal'ı içeri kapattık çünkü Emin Çölaşan köpekten korkuyor. Postal ise camdan bakıyor, onu koklamakta kararlı. Bu nedenle röportajımız sık sık Emin Çölaşan'ın “Kapıyı açıp da gelemez, değil mi?” sorusu ile kesiliyor.

Biz çok eski iki arkadaşız.

Kaderlerimiz de birbirine benziyor.

Hemen hemen her iktidar döneminde (zaman bizi çok çok haklı çıkartsa da) dilimizin faturasını ödeye ödeye geldik.

Emin Çölaşan Hürriyet'den kovulduğu gün ben buna “Kürek Arkadaşlığı” demiştim.

Doğrusu içimizde ince birer sancı, kafalarımızda endişeler, çok da keyfimiz yok.

İşte Facebook dostları için çapraz röportajımız:

*

BC: Bir süredir halkın arasındasın, ne gördün?...

EÇ: Herkesi kötümser gördüm. Plajda, kahvehanede, çarşıda, şehirde, kasabada insanların morali bozuk. Büyük bir karamsarlık havası var.

BC: Bir de senin asık yüzünü görünce...

EÇ: Sadece bir kişiyi iyimser gördüm. Urfalı bir garson, gelmiş burada çalışıyor. O acıkça “AKP ye oy verdim, çünkü yaptıklarını beğeniyorum” dedi..Ama herkesin morali bozuk, insanlarda bir endişe, bir umutsuzluk var.

BC: Peki bundan sonra ne olacak, böyle mi gidecek?..

EÇ: İnsanlar bana bunu çok soruyorlar “Emin bey nereye gidecek bu iş?” Herkes büyük merak içinde. Bu nereye varacak?Benim görüşüm yargı, medya, TSK, parlamento, bağımsız kurumlar kuruluşlar dahil her şeyi bitirdiler bu adamlar. Herkes sindi, sessizleşti. Mesela işçilerin durumu ortada, bir tek grev duyan var mı? Üniversiteye girmek isteyen iki milyona yakın gencin başına gelen ortada; tepki gösteren oldu mu? Tek parti, devletin tüm kurumlarını ele geçirip bitirdiler. Böyle olunca tünelin ucunda herhangi bir ışık görülmüyor. Herkes bize soruyor, insanlara yalan söylemenin bir anlamı yok. Soranlara “valla biz de bilmiyoruz” diyorum. Ama burası Türkiye, her şey olabilir.

BC: Yani cumhuriyet kaybetti, öyle mi?..

EÇ: Ne yazık ki öyle, cumhuriyet kaybetti. Böyle giderse daha da kaybedecek, daha beter olacak. Ne yazık ki bilmediğimiz bir Türkiye varmış. Cumhuriyet rejimi bu bilmediğimiz Türkiye'ye özgürlük, bağımsızlık, kimlik, onur, şeref verdi. Ama o bilmediğimiz Türkiye, cumhuriyete sahip çıkmadı. İçim yanarak söylüyorum ama, gerçek bu...

BC: Sağ ol Emin, moralimiz bozuktu, çok iyi moral verdin yani...

*

EÇ: Sen ne hissediyorsun?..

BC: Kırgınlık...İnsanlara güvenimi yitirdim. Çevreme şüpheyle bakıyorum. Hani benim okurlarım ayrı (onları zaten tanırım); Ama bir kalabalıkta, açık bir yerde diyelim ki beş-on kişi varsa, onların en az yarısının bizi kandırdığını düşünüyorum. Denize, ormana, şehirlere,kasabalara bakarken artık heyecanla “bu benim memleketim” diyemiyorum. Bu rahatsız edici, dahası kahredici bir duygu. Ama böyle...

EÇ: Aynı soruyu ben de sorayım; böyle mi gidecek?..

BC: Böyle gitmeyecek. Ben sana göre daha iyimserim. İyimserliğim, aslında halka olan güvensizliğimden. Ne yapacakları belli olmuyor. Şimdi herkes “Tayyipçi” gözüküyor ya, 12 Eylül'de herkes “Evrenci” olmuştu: yüzde 92 ile... Sonra “Özalcı”, arkasından “Tansucu” oldular. Bıyıklara sormalı...Bıyıklar ha bire şekil değiştirir bu ülkede. 12 Eylül'de ve Tansu Çiller döneminde kesilen bıyıkları hatırla. Hava değişsin, badem bıyıklar gider. Özellikle badem bıyığı sonradan bırakan o akademisyenler, bürokratlar, valiler, iş adamları...Daha açıkçası; cumhuriyetin aydınlık insanları hariç, döneklerin dönekliğine de güveniyorum ben...Misal medya: AKP bir sallansın, bak nasıl pata-küte vurmaya başlarlar.

EÇ: Ama sen “Abbas yolcu” da diyordun?..

BC: Yine söylüyorum. Bu cumhuriyeti Abbas'a bırakmazlar. Her şeye rağmen bizi çevirip ne olacağını soran bu bilinçli insanlar, bu cesur gençler, bu cıvıl cıvıl çocuklar, bu yürekli kadınlar...Tamam her iki kişiden birisi oy verdi ama, her iki kişiden birisi de oy vermedi...Onca baskıya, tehdide, rüşvete, avantaya, beleşe, santaja, korkuya rağmen bunları istemeyenler...Dikkat et bak, bütün kahvehanelerde Atatürk fotoğrafları asılı, git Atatürk'e bir laf söyle bakalım. Bir küçük kırılma noktasına bağlı. Bir anda, ya da her an gider Abbas...

*

BC: Medya en kaygan zemin, en güvenilmez alan. Medyanın son halini nasıl yorumlarsın?

EÇ: Medyanın hali tam bir rezalet, tam bir satılmışlık ortamı. Mesleğimizden utanır olduk. Bizim liboş, yandaş, yalaka adam dediğimiz ne kadar adam varsa paraşütle indirip ya köşe yazarı yaptılar, ya yönetici. Bütün medyayı ele geçirdiler. Bunların aleyhine bir satır yazacak kimse kalmadı. Bir bakalım şöyle; Sözcü, Cumhuriyet, Aydınlık,Yeniçağ ve Birgün dışında bunların aleyhine tek satır yazacak, eleştirecek kimse yok. Televizyonlara bakalım; hepsi Tayyip'in sesi...Aydın Doğan'ın televizyonları, gazeteleri; Turgay Ciner'in televizyonu, gazetesi... Mehmet Emin Karamehmet... Buna Erdoğan Demirören'i de ekle...Hükümeti karşılarına alamazlar. Çünkü her şey Tayyip'in iki dudağı arasında.

BC: Ama toplum kendi medyasını yarattı. Milyonlarca insan internet üzerinden haberleşiyor. Çok güzel yazılar yazılıyor, karikatürler, şiirler, fotoğraflar yayınlanıyor. Bana da köşe yazısı yazıp yazıp gönderiyorlar. Normalde benim yazı yazmam gerekmez mi?.. Ama bunu daha çok medyayı ortada göremeyince yapıyorlar...Facebook, Twitter...Seni de davet ediyorlar aralarına, “Emin abi niye bize katılmıyor?” diye soranlar çok fazla.

EÇ: Haklısın güzel bir ortam. İyi muhalefet yapılıyor. İnternet medyası tabi ki güçleniyor. Ama bence gazetelerin televizyonların yerini tutmaz. Diyelim ki insanların, senin gazeten Cumhuriyet'i, benim gazetem Sözcü'yü şöyle ellerine alıp okumaları başka bir olay. Bir de asıl önemlisi internet Erzurum'un köyüne ulaşmıyor ki... Onlara Fethullah'ın gazetesi bedava gidiyor.

BC: Sen televizyonlarda konuşuyordun,şimdi çağırmıyorlar mı?..

EÇ: Tık yok. Sıfır, sıfır...Ben bir yıldır sıfırdayım arkadaş... Kim çağıracak? Ödleri patlıyor. Dört tane cesaretle muhalefet yapan televizyon vardı: Ulusal Kanal, Kanal Türk, Kanal B ve ART...Dördünün de sahibini içeri attılar. Bu bir tesadüf olabilir mi? Nerede çıkıp konuşacaksın, bizi çağırıp konuşturmayı kimin yüreği yer?

*

BC: Yanıldık diyorsun?

EÇ: Öyle tabi... Sen de daha az oy alacaklarını düşünüyordun.

BC: Bu kadar da beklemiyordum doğrusu; O türküyü dinleyinceye kadar... Bir türküdür deyip geçme. Müzik mızrak gibidir, saplanır kalır. Onun için kur yaptığımızda şarkı tutarız: o senin, bu benim. Söyleyemediğimizi şarkı söylesin diye... Kızlarla şarkı tutardık, benim şansıma hep “Yeşil ördek gibi daldım göllere” çıkardı. Aşk başladığında ortak şarkı ediniriz, bağı güçlendirmek, elden kaçırmamak için. Müzik öyle güçlüdür ki... O zaman kablo-mikrofon olmadığı için Osmanlı, mehter takımını savaş alanına götürürdü. Müziği duyunca ölüme gider insan. Seçime az kalmıştı, o sabah kahvaltıda ilk kez duydum: “bi daha, bi daha” diyordu. Andree'ye “AKP malı götürdü” dedim. İki gün sonra uyandığımda sabah benim dilime takılmıştı o müzik. O günlerde bir okurum aramış “Bekir bey bu türkü iç sesim oldu, nefret ediyorum ama atamıyorum” demişti. Bir de kararsız Anadolu seçmenini düşün sen...Tasavvuf müziği o, makamı hüseyni. Aslında müziği, dergah müziğinden yürütmüşler...Ama AKP'ye 4-5 puan getirdi, yani 25-30 milletvekilliği demektir bu...

*

BC: “Turgut nereye koşuyor” kitabın çok satmıştı, o yılları anlatan bence en önemli belgedir. Şimdi “Tayyip nereye koşuyor?” diye bir kitap yazmayı düşündün mü?..

EÇ: Zamana bağlı, zaman olursa yazacağım...

BC: Aslında kitabın adı “Türkiye nereye koşuyor?” olmalı...

EÇ: “Turgut nereye koşuyor?” bunların yanında sıfır kalır...Bu zamanda öyle çok malzeme var ki...

BC: Sende ansiklopediler gibi cilt cilt yaparsın...

*

BÇ: Bunu okurlar sordular ikimize birden: “sizi Hürriyet'e geri çağırsalar gider misiniz?”

EÇ: Asla gitmem, bugünkü Hürriyet'e gitmem. Ama eski Hürriyet olsaydı seve seve giderdim. Sen gider miydin?

BC: Çağırmazlar zaten, zar zor kurtuldular bizden. Ayrıca tabi ki gitmem. Cumhuriyet'in belki tirajı düşük ama büyük gazetedir her zaman. İktidarlara yakın durmak için tek satır yayınlanmaz Cumhuriyet'te. Başın dik dolaşırsın her yerde.

*

BC: Hadi sana bir moral sorusu; bir adaya seni kapatmaya kalksalar, deseler şunlardan birisini yanına almak zorundasın, buyur seç:

a-Fehmi Koru

b-Mehmet Ali Birand

c-Bülent Arınç

d-Jennifer Lopez.

EÇ: Eeee Jennifer'i tercih ederdim yani sende...

BC: Fehmi Koru olsa tekne yapardınız halbuki...Mesela sen tahtaları keserken, Fehmi Koru oturmuş yelkenin kenarını dikiyor...

EÇ: “Fehmiciğim şu çivileri ver” diyorum ben...

BC: En önemlisi o tekne yüzüyormuş...Fehmi ile Emin'in teknesi...Adadan kurtulup da Karaköy iskelesine yanaştığınızı düşünüyorum. Sen dümeni tutmuşsun, Fehmi yandan tombul ayaklarını suya sarkıtmış...

EÇ: Allah düşürmesin...

BC: Öyle deme ama...Bak Başbakan Somali'yi kurtarmaya giderken kimi aldı yanına: Ajda Pekkan'ı...

EÇ: Tam bir rezalet arkadaş...

BC: Şimdi sen Araplara demokrasi götürmesini de beğenmezsin...

EÇ: Orada büyük bir dümen var. Mesela Suriye'ye demokrasi götürüyor derken, oralarda baş kaldıranlar Müslüman kardeşler, İslamcı tipler. Mısır'da keza, işte turistlerin bikini, mayo giymesine yasak getiriyorlar. Libya da Kaddafi bir opera soytarısıydı ama isyancılar islamcı. Bu, 'demokrasi götürüyoruz' ayağının arkasında hep bu var: ABD, Büyük Ortadoğu Projesi, Tayyip, eş başkanlık bilmem ne...

*

BC: Muhalefet?..

EÇ: Muhalefet yok. CHP kendi halinde, kendi çizgisinde kör topal giden bir parti. MHP 'yi ise AKP'nin stepnesi olarak görüyorum.

BC: İşte yolun bittiği yer burası. Muhalefet yoksa kiminle indireceksin bu iktidarı. MHP'nin durumu anlaşılabilir belki. Çünkü onlar AKP ile tek partidir aslında. Ama CHP'yi kimse anlayamıyor. Ve hala sırtlarındaki vebalin farkında değiller. En az AKP kadar, tarihin hesap soracağı CHP'dir. Bizim de elimiz yakalarında olacak. Mesela şu sırada Somali'de ne işleri var, anlamış değilim. Peki, bizim gibi düşünen insanlar, ne yapmaları gerektiğini soruyorlar bize...

EÇ: Toplumun bir kesimi var ki onlara bir şey söylemenin faydası zaten yok. Şu din sömürücüleri tam onlara göre. Zaten birbirlerini buldukları için iktidar sürüyor. Bir de yalaka kesimi var, onlar çıkarları için her şeyi yaparlar, ne söylesen yine faydası yok. Ama samimi Atatürkçüler, cumhuriyetçiler tabi ki teslim olmayacaklar.

BC: Ben de aynı şeyi söylerim. Dünya yuvarlaktır diyen adam tek başınaydı. Doğrudan, gerçekten ve haklıdan yana olanlar er geç kazanırlar. Moralimiz bozuk olabilir, canımız sıkılabilir, kimimiz kendimizi yalnız hissedebiliriz, kimimiz daha ağır faturalar ödeyebiliriz. Ama çocuklarımızı çağdaş bir ülkede büyütmekten vazgeçersek, bu büyük günahtır.

Kimi zaman yüksek bir yere çıkıp toplumun umursamaz ve duyarsız kesimine bağırmak geliyor içimden:

“Bu cumhuriyeti kurup, bu günlere getiren her şey yok edilirken alkışladınız;Hukuksuzluğu, zulmü, sahtekarlığı onayladınız; Zaman geldi Atatürk'e bile kıydınız...

Bari çocuklara kıymayın!"



(Editör: TUĞBA ŞIK)

Emin Çölaşan'ın Bekir Coşkunla yaptığı röportaj

26 Ağustos 2011 Cuma


Haluk RAHVANCI
HAYRÜNNİSA GÜL'ÜN ELİNİ SIKMAMAK TERÖRİST FAALİYETMİŞ



23.08.2011 13:17

İnternet Andıcı İdianamesinin sanıklarından biri, YAŞ toplantısında EDOK'un başına getirilen Nusret Taşdeler. Diğeri, andıcın sunulduğu Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Hasan Iğsız. İfadelerden son olarak andıcın sunulduğu ismin, dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ olduğu anlaşılıyor.

Ancak iddianamede 4. bir orgeneral daha var. İddianamenin 74. sayfasında İrticayla Mücadele Eylem Planının gönderildiği ihbar mektubunda yer alan EK-B belgesine dayanarak şaşırtıcı bir tespit yapılıyor. Şöyle ki: “Eylül 2007 tarihli belgede yer alan bu hususlar ile ilgili yapılan açık kaynak çalışmalarında 19 Eylül 2007 tarihinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün KKTC ziyareti dönüşünde, Esenboğa Havalimanı'nda yapılan karşılama töreninde, Cumhurbaşkanı ve eşininin karşılamaya gelenlerle tokalaşmaya başladığı esnada, dönemin Ankara Garnizon Komutanı A.G'nin protokolden ayrıldığı, Hayrünnisa Gül'ün başörtülü olması sebebiyle böyle bir davranışın gerçekleştiği yönünde birçok haberin yayınlandığı görülmüştür. Bu hadiseden sonra da yine A.G'nin Cumhurbaşkanı'nı karşılama ve uğurlama törenlerinde aynı davranışı sergilediği yönünde açık kaynak bilgilerine ulaşılmıştır.”

Son YAŞ toplantısında Arslan Güner'in hükümet tarafından Hayrünnisa Gül'ün elini sıkmadığı için istenmeyen ilan edildiği hatırlanırsa A.G'nin kimliği daha iyi anlaşılıyor.

İfadelerde ilginç olan, Cumhurbaşkanının eşinin elini sıkmamanın terör faaliyeti olarak iddianamede yer alması. İddiannamede A.G'nin şimdilik sanık olmadığı ancak gelecek açısından durumunun pek de parlak olmadığı anlaşılıyor.

--

İŞTE SOMALİ GERÇEĞİ

From: Haluk RAHVANCI

SOMALİ'YE YARDIM ABD'NİN OYUNU MU?


Toplam 9 milyon nüfuslu somalide,ülke kaynakları işletilmeyip,birbirlerini doğrayan halk grupları yaratılması kimin ve hangi düşüncenin işine gelebilir?
Yazıklar olsun ki Ajdalara Nihatlara Sertablara vb.Neyin davulunu çaldıklarının bilincinde olamıyorlar,evet,açlık ve sefalet içindeki halk'a yazık oluyor ancak,sadece orada deyil,her ülkede ızdırabı çeken,Allahın AKIL diye verdiği nesneyi kullanamayan zavallılar oluyor,kullanabilenlerin acısı ise onlardan daha beter sanırım....

İŞTE SOMALİ GERÇEĞİ:

Prof. Dr. Nurullah AYDIN yazdı...
19 Ağustos 2011-ANKARA

SOMALİ’YE YARDIM ABD’NİN OYUNU MU?

Somali’ye birden yardım çağrısı yapılıyor. Kampanya sürdürülüyor. Peki ama neden?

Somali'de 1991'den bu yana hükümet kurulamıyor. Batıca tanınan Federal Geçiş Hükümeti, ülkenin küçük bir parçasını yönetiyor

ABD işte sınırlı bölgeye hakim bu hükümete destek için Türkiye’yi açlık görüntüsü altında devreye soktu. Aynen Libyalı-Suriyeli muhalifleri İstanbul’da toplayıp destek verdirmesi gibi.

Somali’ye açlık nedeniyle yardım, ABD’nin işgal planının parçasıdır.

Uzun kıyı şeridi olan Somali’de deniz ton balığı kaynıyor ama açlıktan çocuklar ölüyor. Bazı mezheplerde balık yemek günah! Midye, karides gibi deniz ürünlerine ellerini sürmüyorlar.

1839’larda sömürgeleşmeye başlayan Somali, 1960'lı yıllarda İngiliz, Fransız, İtalyan işgalinden kurtulduğunu sanırken asıl çırpınışa o yıllarda başlar.

Ocak 1991 de; Somali’de, iç savaş çıkar.

İç savaş ve aynı döneme denk gelen kuraklık: ülkede büyük bir açlık facia doğurur.

Kasım 1991 de; ABD, Somali’ye 30 bin asker gönderme kararı alır.

4 Aralık 1992 de; BM Güvenlik Konseyince UNOSOM I adlı görev kuvveti oluşturulur. Operasyona Umut Operasyonu ismi verilir.

8 Aralık 1992 de; Türkiye, BM kararı gereği, Somali’ye 320 kişilik birlik gönderir.

Operasyonun amacının: ABD’nin askeri üs kurmak ve petrol olduğu ortaya çıkar.

24 Ocak 1993 de, ABD askerleri, Somali’de, silah toplamaya başlarlar. Direnenler, Amerikan saldırıları sonucu öldürülür. Ancak, yerli güçler, birleşir, ABD’ye karşı savaşırlar.

Somali BM. Barış Gücü Komutanlığı görevine, 19 Şubat 1993 de, Korg. Çevik Bir atanır.

3 Ekim 1993 de ise, 2 Black Hawk helikopteri düşürülür. Sonraki yıllarda Kara Şahin Düştü ismiyle Helikopterlerin düşürülmesinin, filmi yapılır.

ABD, 31 Mayıs 1995 de Somali’den geri çekilir. ABD Delta Focus adlı özel harekat timi, 1 yıl da 10.000 den fazla Somaliliyi katleder.

Askeri güçler ülkeden çıktıktan sonra, iç savaş yeniden başlar.

ABD ve BM, İMB'ni El Kaide destekli olmakla suçlar, Etiyopya’yı Somali'ye saldırtır. 2006 daki Etiyopya işgaliyle İslam Mahkemeleri Birliği devrilir.

ABD; donanma Somali açıklarına konuşlandırır. Türkiye; 2010′da gemi gönderir.

ABD; Somali'deki Müslümanların üzerine bomba yağdırırken, Türkiye’den ses çıkarmaz.

Somali’de modern parçalama yöntemleri uygulanmaktadır. Yani; işgal için çok yönlü, küresel çete planlamalarını yapmıştır.

Somali; bir petrol denizi olmanın yanında stratejik bölgedir yeraltı kaynaklarına sahiptir.

Somali ve Yemen, Kızıldeniz'in Hint Okyanusu'na açılan kapısı konumundaki ülkelerdir.

Somali; Arap yarımadasını, Afrika kıtasına bağlayan bu bölgeler, petrol yüklü tankerler ve savaş gemilerinin geçiş güzergâhları olması ve Rusya'yı engellemesi açısından önemlidir.

BM; Somali'nin kıtlık bölgesi olarak iki bölge Bakool ve Aşağı Shabele’yi ilan eder.

Türkiye’nin daha önce girişimi yokken, birden bire bu fikir neden ortaya çıktı?

BOP eşbaşkanı görevi gereği bölgeye gidiyor. Yardımları yerinde göreceğini açıklıyor.

İslam dünyası, sefaletini unutup bilim ve teknolojideki geriliğini sömürülüşünü unutup gaflet içinde iken, kıtlık bahanesiyle Somali'ye giden yardımlardan yüzde kaçı derneklerin, yereldekilerin, ABD’nin kontrolünde olacak? Anlayan, yorumlayan, açıklayan var mı?

Bütün Ilımlı, uyumlu İslam dünyası, eş başkanlara teslim olana kadar, tüm Müslümanlar dinlerarası diyalog şemsiyesi altında İbrahim-i dinin üç ana unsurundan biri oluncaya kadar yani Yahudileşip-Hıristiyanlaşana kadar, yola devam edilecek.

Günün Sözü: Okumayan, düşünmeyen anlayamaz. Anlamayan insanın istismarı kolaydır.
--

Son Dakika: Kazandık‏


25 Ağustos 2011



Sevgili Ismail Karagülle,

Bugün sana harika haberlerim var! Aylardır seninle birlikte canla başla çalıştığımız 'Seninki Kaç Santim?' kampanyasının ilk meyvelerini toplamaya başladık. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, bugün basına yaptığı açıklamada üç önemli türün yasal avlanma boylarının değiştiğini açıkladı. Orfoz ve lagos kurtarıldı. Lüfer için çok önemli bir adım atıldı.

Orfoz ve lagosun avlanma boyu, bizim talep ettiğimiz gibi artık 30 cm yerine 45 cm. Lüferin avlanma boyu ise 14 cm'den 20 cm'ye çıkarıldı. Lüferin türünü devam ettirebilmesi için Greenpeace'in önerdiği boy 25 cm. Mehdi Eker ilerleyen günlerde bu adımın atılabileceğinin sinyallerini de verdi. Lüferin takipçisi olmaya devam edeceğiz.

Devam ettikçe kampanyada yeni kazanımlar elde edeceğimize inancımız tam. Greenpeace sadece senin gibi bireylerin verdiği maddi desteklerle çevre zaferlerine imza atıyor. Kampanyamıza devam edip başta kalkan olmak üzere türü tehlike altında olan diğer türleri kurtarabilmemiz için şimdi maddi desteğine ihtiyaç duyuyoruz.



Miktarı ne olursa olsun vereceğin düzenli destek, önümüzdeki aylarda diğer türleri de kurtarabilmek için yavru balık kampanyamızın tek gelir kaynağı olacak.

Destek vermek için bu linke tıklayabilirsin.

Bu mücadelede senin emeğin büyük. Desteğin için çok teşekkürler. Daha gidilecek çok yolumuz olduğunu da biliyoruz. Bu uzun yolda maddi ve manevi desteğinle bizi yalnız bırakmaman dileğiyle.

Sevgiler


Banu Dökmecibaşı
Denizler Kampanyası Sorumlusu

21 Ağustos 2011 Pazar

Metrodan örnek karar -Anasına bak anasını al lüferi torunlarımız da yiyebilsin

Metro'dan örnek karar
Metro Toptancı Market soyu tükenmek üzere olan çinekop ve sarıkanatı satmama kararı aldı.

Cumhuriyet Haber Portalı


İstanbul - Metro Toptancı Market, balık neslinin sürdürülebilirliği ve yeni nesillerin geleceği için tüm sektöre örnek olacak bir karar aldı. Metro, soyu tükenme riski taşıyan lüferin 20 cm altındaki türleri olan çinekop ve sarıkanatı, hiçbir mağazasında satmama kararı aldı ve raflarından kaldırdı.

Türkiye’nin en zengin balık reyonuna sahip olan ve sezonda 100 çeşit balık satışı yapan Metro, bu öncü çalışmasıyla balıkçılığın geleceğine yatırım yapmayı hedefliyor. Metro, sarıkanat ve çinekopların avlanılmayarak büyümesine ve üremesine fırsat verilmesine ve neslin yok oluşunun önüne geçilmesine destek veriyor.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

terör



SABIRA 8 ŞEHİT DAHA VERDİK...
RAMAZAN DİYE SABIR GÖSTERENLER ASLANLARIMIN KANI HEPİNİZİN ELLERİNDEN DAMLIYOR...!!!!!!
BUNU HESABINI AHİRETTE DEĞİL, İSTİKLÂL MAHKEMELERİNDE VERECEKSİNİZ!!!!!

Askeri konvoyun geçişi sırasında patlama!!!!

Şİİr Nazım dan

Denizin üstünde ala bulut
yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık
dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam
durmuş düşünür.

Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

Bulut mu Olsam - Nazım Hikmet Ran

FIKRA

FIKRA

Temel, karısı Fadime'yi bademcik ameliyatı yaptırmıştı. Hastaneden taburcu edilirken, doktor Temel'e bazı tavsiyelerde bulunur ve son olarak der ki;
- Aslında bu ameliyat gecikmiş, daha çocukken yapılmalıydı.
Temel hemen söze girer:
- O zaman faturayı kayınbabamı gönder de, hasabını o ödesun!

16 Ağustos 2011 Salı

nar



nar bereket timsali . boyanınca çok güzel bir hediyelik.

22 Ocak 2011 Cumartesi

Posted by Picasa
Posted by Picasa

ağız tadı ile rakı içememek

AĞIZ TADIYLA RAKI İÇEMEMEK..

1960 yılının çok soğuk bir kış günü Kasımpaşa'nın en sevilen
akşamcısı yolunun üzerindeki küçük bir falcı dükkanına girer;
"Hayatımdaki en önemli şeylerden biri Rakı dır, rakısız bir hayat
düşünemem, bu akşam dostlarımla çilingir sofrası kuracağız, daha vakit
var, bir falıma bakar mısın? "Diye yaşlı falcıya sorar.
Falcı kadın, önündeki küreye uzun uzun bakar ve; "Sen rakısız
bir hayat düşünemem diyorsun ama, o kadar kötü bir şeye sebep
olacaksın ki, senin yüzünden gelecekte akşamcılar ağız tadıyla asla
rakı içemeyecekler..." diye cevap verir.

Akşamcı bir hayli üzgün, falcıdan çıkar, yürürken kendi kendine
konuşur; "Benim yüzümden akşamcılar ağız tadıyla rakı içemeyeceklerse,
yaşamanın ne anlamı var ki..." diye söylenerek deniz kenarına gelir ve
kendini Haliç'in soğuk sularına bırakır.

Üzerindeki paltonun ağırlığıyla tam sulara batarken, kıyıda top
oynayan çocuklardan birisi, kaçan topun peşinden koşarken suya düşer.

Akşamcı son bir gayretle boğulmak üzere olan çocuğu kurtarır ve
iskeleye bırakır, ağır ağır sulara gömülürken, içinde bir tebessümle
çocuğa seslenir;
"İsmin nedir senin yavrum?"
Çocuk anlamsız bir hiddetle cevap verir; "TAYYİP"






Posted by Picasa



Posted by Picasa
Posted by Picasa
Posted by Picasa










3 Ocak 2011 Pazartesi