adalet tanrıçası kabartma

adalet tanrıçası kabartma
adalet tanrıçası kabartma

23 Ekim 2011 Pazar

3 Ekim 2011 Pazartesi

Denge Üzerine

Denge Üzerine...
MSN'de bir özellik var. "Durum" sekmesine birşeyler yazdığınızda arkadaşlarınız o yazınızı okuyor. Bazen nerede olduklarını, ne yaptıklarını yazıyor insanlar, bazen ruh hallerini, bazen de birilerinden özlü sözler. Listemde çok az sayıda insan

olduğundan arkadaşlarımın neler yazdıklarını genelde görüyorum.

Geçenlerde bir arkadaşım şöyle bir söz yazmış:

"Hayatınızda denge sorunu varsa etrafınıza dikkatlice bakın; muhtemelen birini yanlış bir yere koymuşsunuzdur."

Gerçekten de üzerinde çokça düşünülebilecek, tartışılabilecek, iddialı bir söz.

Öncelikle hayatı bir "denge kurma oyunu" olarak görmek gerekiyor. Belki yapmak istediklerimiz ile yapabildiklerimiz arasında, belki isteklerimiz ile gerçekler arasında kurulan bir denge bu. Satranç oyunu, hayatın bir yansıması olarak düşünülür ve siyah beyaz damalı bir tahtanın üzerinde oynanır. Tıpkı hayat gibi. İyi ve kötünün, sıcak ve soğuğun, karanlık ve aydınlığın birarada varolması gibi.

TDK sözlüğünde çeşitli karşılıkları var "denge" kelimesinin;
- Bir nesnenin veya bir insanın devrilmeden durma hali
- (fizik) Birbirini ortadan kaldıran güçlerin sonucu olan durma hali

Özellikle ikinci anlamı çok manidar. Bir dengenin kurulabilmesi için, birbirini yoketmeye, kaldırmaya çalışan iki kuvvetin olması ve bu kuvvetlerin de birbirine denk olması gerekmekte. Peki, sözümüze dönecek olursak, eğer hayatımızda bir denge sorunu varsa, ve bu sorunun biri ile ilgili olduğunu düşünüyor isek, o zaman zaten baştan bir yanlışlık yok mudur? Terazinin bir kefesinde ben var isem, beni yokedip ortadan kaldırmaya çalışacak ve karşılığında benim ortadan kaldırmaya, yoketmeye çalışacağım biri ile bir denge oyunu kurmamın ne anlamı var?
Diyelim ki bu oyuna girişmek için haklı sebeplerimiz var. O kişi vazgeçemeyeceğimiz biri olabilir. Patronumuzdur, ailemizden biridir, vs. Bir denge oyununa girmeye mecbur bırakılmışızdır. O zaman da dengeyi kurmak için kullanacağımız mihenk noktası mı yanlıştır acaba? Bir tahtırevallideymişiz gibi düşünürsek eğer, ve iki kişi de bu tahtırevallinin iki kefesine oturacak ise, aramızdaki mihenk noktasının yeri önem kazanıyor. Hiçbir ek çaba sarfetmeden, iki kişi de değişmeden, ağırlıklarını değiştirmeden, sadece o nokta ile oynayarak bir dengeye kavuşabiliriz.

Belki de
"denge" kurmayı
nasıl başarmayı istediğimiz
ile ilgilidir herşey. :))

27 Eylül 2011 Salı

gelin kaynana atışması

Gaynanamın adı Hürü,
Kör olsun gözünün biri,
Goca donuz benden diri,
Ganyana, kalk gelin oyna.

Gaynanamın adı Fatma,
Gaşları var çatma çatma,
Goca donuz yerde yatma,
Ganyana, kalk gelin oyna.

Galaylı güğüm gapağı,
Gaynatam helva topağı,
Görümcem Bursa İpeği,
Gaynanam gapı köpeği,
Gaynana…

Bunun üstüne kaynana öyle bir cevap veriyor ki gelin bir daha ağzını açamıyor;

Emir gelin, demir gelin,
Ne buyurdun gemir gelin,
Oğlanı ben doğurdum,
Gel götümü gemir gelin…

15 Eylül 2011 Perşembe

İhtiyar Çöpçü Hikayesi

İhtiyar Çöpçü Hikayesi
İhtiyarlığa adım atalı çok olmuştu. Gözleri dalgalara takılmış halde, iyi kötü yönleriyle geçmişi düşünüyordu. İnsanlığa karşı pek güveni kalmamıştı.

İyilik yaptıkça nankörlük gördüğünü düşünüyordu. Çoğu kişinin kendisine "enayi" gözüyle baktığını da biliyordu. Fakat karşılıksız iyilik yapmaktan vazgeçmiyordu. Çünkü kendisini hayata bağlayan çok az değerden birisi de, kendisine olan saygısıydı. Onu da kaybederse , herşeyini kaybetmiş olacağını düşünüyordu.

İhtiyar adam kayalıkların üzerinden yavaşça doğruldu, denizin kenarına atılmış kırık içki şişesi gözüne takılmıştı. İçki içmezdi ama görüp de almazsa ve bu kırık şişe birine zarar verirse vicdan azabı duyacağını düşündü.

Onun şişeyi yerden aldığını gören biri kız, biri erkek iki genç gülüştü. Erkek ; "-Çöpçü herhalde. " dedi. İhtiyar adam herkesi hoş görmeye çalışırdı, özellikle gençleri ama yine de gencin, kendisi hakkında arkadaşıyla şakalaşırken biraz sesini alçaltmamasına, kendisinin duymaması için gayret etmemesine canı sıkılmıştı.

İhtiyar kırık camları atmış dönerken, gençlerin az önce kendisinin oturduğu kayalarda, azgın dalgalara karşı şakalaştığını, birbirini itekler gibi yaptığını gördü. Biraz daha uzakta bir kayaya gidecekti ki, birinin denize düşme sesi ve çığlığı kulaklarında çınladı. Kız düşmüştü, . Sportif yapılı gencin hemen atlayıp kızı kurtarmasını bekledi. Fakat kayadan kayaya telaşla koşan genç atlamaya cesaret edemiyordu.

Genç ne yapacağını bilemez halde dalgaların uzaklaştırdığı kız arkadaşına bakıyor, bağırıyordu. Sağa sola deli gibi koştururken, hemen yanından birinin denize atladığını duydu, bu az önce dalga geçtiği ihtiyar adamdı.

İhtiyar adam dalgaların tüm zorluğuna rağmen, güçlü kulaçlarla kıza yetişti, saçlarından yakaladı kayalara doğru çekti. Kayalara yaklaştığında kıyıdaki genç, kızı yakalayıp önce yukarı, sonra sahile çekti. İhtiyar adamı o anda unutmuştu bile. Birden aklına gelip denize doğru baktığında ihtiyar adamın hala çıkamadığını gördü.

İhtiyar kollarında derman kalmamış halde, kendisini kıyıdan koparmaya çalışan dalgalara kendini bıraktı. Genç çılgına döndü, sevdiği kızı kurtaran , az önce dalga geçtiği ihtiyar gidiyordu. Kısa zamanda büyük şeyler olmuştu hayatında.

Hayatta en çok sevdiği kişiyi kurtaramamış, başkası kurtarmıştı ve o da şimdi kendisinden özür bile dileyemeden, boynuna tüm utançları takarak sonsuza dek gidiyordu.
Kendine tam gelememiş kız , gencin Sulara atlayışına baktı bağırdı ama nafile. Oysa arkadaşının kendisi kadar bile yüzemediğini iyi biliyordu.

Genç erkek tüm çabasına rağmen ihtiyara yaklaşamamıştı bile , dalgaların üzerinde boğulan değil, sanki dinlenen biri gibi duran ihtiyar da sanki gülümsüyor gibiydi. Genç bir anda ihtiyardan daha çok kıyıdan uzaklaştığını farketti. Bitiyordu herşey. "Gerçekmiş demek ki " diye düşündü, hayatı, arkadaşları , sevdikleri hızlıca gözlerinin önünden geçiyor gibiydi. İnsan ölüme yaklaşınca böyle oluyormuş. Su yutuyordu ama mücadeleyi bırakmıştı.

7 Eylül 2011 Çarşamba

KERİZ FENERİ GERÇEKLERİ

KERİZ FENERİ GERÇEKLERİ...







Neler görüyoruz.
Deniz Feneri karanlığında “savcı kıyımı” DA yaşadık.
Bunu DA gördük.
Bayramı bile beklemediler.
Savcıları görevlerinden aldılar.
3 savcı 3 yıldır çalışıyordu.
Belge, bilgi, kanıt topluyordu.
Bayramdan sonra yeni tutuklamalar gelecek ve “Deniz Feneri soygununun Türkiye ayağındaki işbirlikçiler, bavulla para taşıyıcılar, para buharlaştırıcılar, onları koruyanlar” DA iddianameyle Türk Adaleti’nin önüne çıkartılacaklardı. Alman savcılarının sorguladığı, Alman polis komiserinin izlerini sürdüğü, Alman mahkemesinin belgelere dayanarak; “bunlar yoksular, kimsesizler, sahipsizler için toplanan paraları buharlaştırmış servetlerini büyütmüşlerdir” diyerek hapse koyduğu isimlerin hepsi Türkiye’deki iktidar partisinin kurucularının ve şimdiki bakanlarının tanıdığıydı.
Sadece Zahit Akman değil.
Tamamı fikirdaştı.
Tamamı arkadaştı.
Tamamı partidaştı.
***
Deniz Feneri soygunu dosyasının takipçisi 3 savcısı için; “çok kritik bilgilere ulaşıldı, bayramdan sonra ucu gelip iktidar partisine kadar uzanacak yeni tutuklamalar olabilir” diye haberler yazılıyordu.
İşte bu 3 savcı görevden alındı.
Yandaş gazeteler haberi yazmıyor.
Yandaş kalemler kör, sağır.
Tarafsızlığa yatanlar dilsiz.
Savcı kıyımını önemsemediler.
Yargı esir alındı izlenimi var.
Bunun sonu faşizme gider.
Onlar haberi küçülttüler.
Oysa Deniz Feneri soruşturmasını 3 yıldan beri sürdüren savcılar; Nadi Türkaslan, Abdulvahap Yaren ve Mehmet Tamöz, bayramdan sonra “şüphelilere işyerlerinde arama yapılacağı bilgsini veren 3 kamu görevlisinin evlerine, işyerlerine operasyon yapmaya” hazırlanıyorlardı.
Savcılar bir firma saptamışlardı.
Firmadaki kayıtlar çok netti.
Paralar yoksullara gitmemişti.
Kişisel servetlere dönüştürülmüştü.
Bu bilgiler firmanın kayıtlarında unutulmuş silinmemişti. Bu DA Almanya’daki soygunla Türkiye’dekilerin bağlantısını kanıtlıyordu. Savcılar arama kararı çıkartmışlar fakat bir kamu görevlisi(muhtemelen Adalet Bakanlığı’nda görevli biri) bu bilgiyi edinmiş, İç Anadolu bölgesinde belediyelerden birinin AKP’li belediye başkanına aktarmış. Bu belediye başkanı DA soygunda kilit rol oynadığı iddia edilen bir TV kanalının başkanına bu bilgiyi ulaştırmıştı.
***
Savcılar Bayramı beklediler.
Belediye Başkanı tutuklanacaktı.
Bakanlık köstebeği de yaklanacaktı.
Gazeteler; bunların iktidar partisi ile bağlantılarını yazacak, TV’ler de haber yapacaklardı. Toplum DA bilgilenecek ve “adalet” isteyecekti.
Fakat savcılar kıyıma uğradı.
3 savcıdan biri olan Savcı Mehmet Tamöz, “Mesleğimi kimseye yaranmak için yapmadım. Yaranmak yerine limon satmayı tercih ederim” dedi.
Savcı daha NE söylesin?
İşte adaletin bittiği yer.
Yargı içinde “yaranma duygusu” hakim olmuş ki, görevine son verilen savcı, halk anlasın diye “Savcılığımı kimseye yaranmak için yapmam. Yaranmak yerine limon satıcısı olurum daha iyi” sözleriyle dile getiriyor.
***
Almanya basını adını koymuştu.
Yüzyılın soygunu demişti.
Bakanların adı geçiyordu.
Danışmanların adı söyleniyordu.
Binalar alınmıştı.
Şirketler kurulmuştu.
Gemi sahibi olunmuştu.
Bina sahibi, şirket sahibi, gemi sahibi olanların geçmişleri “çulsuz-parasız- becerisiz” kimseler diye anlatılıyordu. Para transferleri bu “çulsuz-parasız-becerisiz şüphelilere” yapılmıştı.
Alman Adaleti görevini yapmıştı.
Türk Adaleti de yapsın istiyorduk.
Çok şey MI istiyorduk!
Önce fener karartıldı.
Karanlıkta savcılara kıyıldı.
Bu ancak faşist düzende olur.
Necati Doğru
29 Ağustos 2011

5 Eylül 2011 Pazartesi